Kusursuzluk Tuzağı: Yorgun Ebeveynler Çağı
- Buse Demir

- 9 Tem
- 3 dakikada okunur
Ve modern dünyada ebeveyn olmak... Her sabah insanlık tarihinin belki de en yoğun yetersizlik hissiyle uyanmak demek diyebilir miyiz? Sosyal medyanın önümüze serdiği o steril, pürüzsüz aile tabloları, her köşe başında farklı bir doğrusu olan uzman teorileri ve "çocuğunun geleceği için en iyisini yapmalısın" diyen o toplumsal baskı, anne ya da baba olma deneyimini bir sevgi pratiği olmaktan çıkarıp adeta bir performans anksiyetesine dönüştürdü. Bugüne baktığımızda günümüz ebeveynleri, çocuklarının hayatındaki en ufak pürüzü bile yok etmeye çalışan helikopter yaklaşımlar ile her saati titizlikle tasarlanmış yoğun ebeveynlik modelleri arasında adeta nefessiz kalıyor. Oysa insan psikolojisi, kusursuz ebeveynliğin sadece bir illüzyon olduğunu ve daha da önemlisi, çocuğun ruhuna aslında zarar verdiğini bize her fırsatta hatırlatıyor.
Donald Winnicott’ın "yeterince iyi ebeveyn" kavramı, tam da bu çağın suçluluk tuzağına bir panzehirdir. Çocukların kusursuz, hatasız ve tamamen sterilize edilmiş hayatlara değil, tam aksine düştüklerinde dizlerinin acımasına izin veren, o acıyla baş etmeyi öğrenirken arkalarında güven veren, sakin ve şefkatli bir liman olarak bekleyen eşlikçilere ihtiyacı var. Ebeveynlerin kendi omuzlarındaki bu mükemmeliyetçilik hırkasını çıkarıp atması, sadece çocukları için değil, kendi akıl sağlıkları için de modern çağın en büyük zorunluluğu haline geldi çünkü madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde, bu gergin ve performans odaklı ebeveynlik dünyasının tam ortasında büyümeye çalışan, tarihin en karmaşık labirentine fırlatılmış çocuklarını görüyoruz.
Bugün çocuk olmak, her anı yetişkinler tarafından yapılandırılan bir başarı hikayesinin başrolü olmak ve adeta bir "proje" gibi yaşamak demek. Eskiden sınırları mahalle duvarlarıyla çizilmiş, korunaklı ve en önemlisi yavaş yaşanan o çocukluk artık yok. Bugün odasında tek başına oturan bir çocuğun zihni bile, elindeki o küçük ekran vasıtasıyla dünyanın tüm bilgisine, siber zorbalığına ve acımasız tüketim çılgınlığına sonuna kadar açık. Psikolojik perspektiften baktığımızda, bu durumun yarattığı en derin sarsıntı, çocukların entelektüel gelişimleri ile duygusal olgunlaşma hızları arasındaki o uçurumda gizli. Bugünün çocukları çok hızlı öğreniyor, evet bilgiye çok çabuk ulaşıyor dışarıdan bakıldığında belki bu harika gözüküyor olabilir fakat hayal kırıklığına katlanmak, canı sıkıldığında kendi kendine kalabilmek ya da hata yaptığında dünyanın sonunun gelmediğini görebilmek gibi hayati duygusal kasları bu aşırı uyarılan dünyada maalesefki zayıf kalıyor. Elinden serbest oyun alanları alınan, hata yapma lüksü elinden kaçırılan bu küçük ruhlar, erken yaş anksiyetesi ve yetersizlik hissiyle çok erken tanışıyor.
Gün sonunda, ebeveynliğin başladığı o endişeli noktadan çocukluğun durduğu bu kırılgan yere baktığımızda, insan ruhunun mayasının hiç değişmediğini görüyoruz. Algoritmalar dünyayı ne kadar ele geçirirse geçirsin, bir çocuğun sırtındaki o devasa gelecek kaygısını hafifletecek tek şey dijital ağların sunduğu sahte onaylar değil, bir yetişkinin gözlerinde bulacağı o koşulsuz kabul olduğunu tekrar tekrar görüyoruz. Akşam eve geldiğinde başarısıyla değil, sadece "kendisi olduğu için" sevildiğini bilen, düştüğünde yargılanmayacağından emin olan bir çocuk, çağın tüm karmaşasına göğüs gerebilecek o içsel gücü zaten kendi içinde büyütecektir. Ebeveynlerin çocuklarına sunabileceği en büyük lüks, pahalı kurslar ya da kusursuz bir gelecek planı değil, hayatın kendi hataları ve doğrularıyla güzel olan upuzun bir yol olduğunu kabul edip, o yolda çocuklarına şefkatle ve sakinlikle eşlik edebilmektir.
Peki, bu girdabın ortasından sağ salim çıkmak gerçekten mümkün mü? Aslında bu sorunun cevabı, modern dünyanın bize sunduğu yeni ve karmaşık formüllerde değil, çok iyi bildiğimiz ama hız çağında unuttuğumuz o eski ve yalın doğrularda gizli olduğunu düşünüyorum. Yapılması gereken ilk ve belki de en cesur hamle, yavaşlamaktır. Çocuğun her dakikasını bir eğitimle, her boşluğunu bir aktiviteyle doldurma çılgınlığına son verip, ona "sıkılma hakkı" tanımak gerekir çünkü psikoloji bize gösterir ki, yaratıcılık ve içsel motivasyon tam da o büyük boşluklarda, çocuğun kendi zihniyle baş başa kaldığı o sessiz anlarda filizlenir. Hayatı bir yarış pisti gibi görmeyi bıraktığımızda, çocuğun önündeki taşları temizlemek yerine, ona o taşlara takılıp düştüğünde nasıl ayağa kalkacağını, dizindeki tozu nasıl silkeleyeceğini öğretebiliriz. Sınırları net ama şefkati sonsuz bir alan yaratmak, bir çocuğu dünyanın tüm dijital kaosundan koruyacak en güçlü kalkandır. Teknolojiyi tamamen yasaklamak gibi gerçek dışı bir savaşa girmek yerine, ekranların ötesinde de nefes alan, dokunulabilen, hissedilebilen derin bir yaşam olduğunu ona kendi hayatımızla göstermek, yani sadece "anlatmak" değil, bizzat "örnek olmak" gerekir.
Nihayetinde modern ebeveynlik, mükemmel bir ürün ortaya çıkarmaya çalışan bir mühendislik dalı değildir, bir insanı, kendi benzersiz ritmi içinde büyütebilme sanatıdır. Şunu unutmamalıyız, geleceğin dünyasında ayakta kalacak olanlar her kursa gitmiş, her dili mükemmel konuşan "proje çocuklar" değil, çocukluğunu tam anlamıyla yaşayabilmiş, sevilme güvenini hücrelerinde hissetmiş ve bu sayede içsel bir dayanıklılık geliştirmiş bireyler olacaktır. Omuzlarımızdaki o ağır modern beklentileri usulca yere bırakıp, çocuğumuzun gözlerinin içine bakarak samimi bir bağ kurduğumuzda, hem kendimizi modern çağın o suçluluk tuzağından kurtaracağız hem de bir çocuğun ruhuna verilebilecek en güzel hediyeyi, yani özgür bir çocukluğu ona teslim etmiş olacağız.





Yorumlar